Oysa bugün, her şeyin barkodlandığı, poşetin bile hesabının yapıldığı o soğuk raflar arasında iyilik, bazen ruhunu kaybedip ticari bir işleme dönüşüyor. Rakamların vicdanın önüne geçtiği, kuruşların pazarlığının yapıldığı bir düzende, marketlerin standart kalıplarına sığdırılmış "yardım kolileri" ne yazık ki o beklenen sıcaklığı çoğu zaman taşıyamıyor.
Gerçek bir el uzatışı, içinde kâr marjı barındırmayan, sadece insani bir kaygıyla yoğrulmuş olanıdır. Birilerinin kazancına aracı olmadan, doğrudan ihtiyaç sahibinin onurunu gözeterek yapılan her dokunuş, binlerce hazır koliden daha değerlidir. İyilik, bir reklam panosuna sığmayacak kadar büyüktür ve bir şirketin stok eritme hamlesine alet edilemeyecek kadar kutsaldır. Kendi emeğimizle, kendi seçtiğimizle ve en önemlisi kendi sessizliğimizle yaptığımız yardımlar, toplumsal bağlarımızı asıl güçlendiren harçtır.
Eskiden "sağ elin verdiğini sol el görmezdi" derken, aslında yardımın ne kadar mahrem ve zarif olması gerektiği vurgulanırdı. Şimdilerde ise yardımın kendisi bir "ürün" haline gelmiş durumda. Poşetin hesabını yapanların, yoksulun sofrasındaki bereketin hesabını layığıyla yapmasını beklemek beyhude bir umuttur. Bu yüzden, yardımlarımızı birilerinin kâr hanesine yazdırmak yerine, doğrudan o eksik sofranın tuzu, o soğuk evin yakacağı olacak şekilde ulaştırmak; hem verenin hem de alanın kalbindeki safiyeti korur.
Merhametimizi profesyonel paketlerin içine hapsetmemeliyiz. Bir insanın gözlerinin içine bakarak, onun neye ihtiyacı olduğunu hissederek ve hiçbir aracıya, hiçbir logoya ihtiyaç duymadan paylaştığımız o "bir kuruş", en süslü kolilerden daha fazla ışık saçar. Unutmayalım ki iyilik, rakamlarla değil, kalple ölçülür. Maddiyatın soğuk dünyasında insan kalabilmenin yolu, yardımı bir alışverişe dönüştürmeden, onu tekrar o kadim ve samimi özüne döndürmekten geçer.

