Türkiye’nin iki kadim şehri…
Biri Osmanlı’nın doğduğu topraklar, diğeri Selçuklunun nefesini hâlâ taşıyan bir yurt…
Biri sırtını heybetli Uludağ’a yaslamış, diğeri gururla Palandöken’in eteklerinde yükselmiş…
Bursa ve Erzurum… Tarihin iki büyük emaneti, kültürün iki güçlü direği…
Bursa’nın ovasında envai çeşit meyveler yetişir; bereketi, kokusu ve lezzeti dillerden dillere dolaşır.
Erzurum’un ovasında ise rengârenk çiçekler açar; sert iklimine inat, her yaz umut gibi yeniden boy verir.
Birinde Bursalıların “billur gibi” dediği Uludağ’ın suyu akar; diğerinde Palandöken’in berrak kaynakları aynı saflığı taşır. Bu su, her iki şehrin de karakterine sinmiş temizliğin, duruluğun ve asaletin sembolüdür.
Bursa, Osmanlı’nın bir vakur mührüdür…
Erzurum, Anadolu’nun Selçuklu nefesidir…
Her ikisi de tarih boyunca sadece şehir değil, bir medeniyetin ruhunu taşıyan kutlu merkezler olmuştur.
Bursa, Evliyalar Şehri olarak bilinir; manevi iklimi sokaklarında dolaşır.
Erzurum da aynı şekilde gönül erenlerinin, alimlerin, ozanların yurdu olarak anılır.
Bu iki şehrin insanı, karakteri, kültürü, misafirperverliği ve vatan sevgisi aynı ocakta yoğrulmuş gibidir.
Bursa’nın tarihî çarşılarında duyulan ahilik kültürü ile Erzurum’un dadaş duruşu aynı kaynaktan beslenir.
Biri ipek kokar, diğeri mertlik…
Biri yeşilin bin tonunu taşır, diğeri göğün mavisine yaslanır.
Ama ikisi de Türk kültürünün en saf, en temiz, en vakur izlerini asırlar boyu korumayı başarmıştır.
Bugün bu iki şehir, sadece coğrafi değil; tarihî, kültürel, manevi ve sosyal olarak da birbirine şaşırtıcı derecede benzer.
Bir şehir diğerinin aynasıdır adeta…
Kuruluşun ruhu ile Selçuklunun izleri, aynı sükunetle, aynı vakar ile geleceğe yürür.
Bursa ve Erzurum…
İki şehir değil, iki kardeş…
Aynı millete, aynı kültüre, aynı tarihe omuz veren iki asırlık çınar…
Ve bu iki çınar, kökleriyle geçmişi; gövdeleriyle bugünü; dallarıyla ise geleceği taşımaya devam ediyor.

